3 Mart 2016 Perşembe

Atinadan...

Galiba hayatımın oturduğu bu masada
Bu masadaydı tüm sevgicikler
Sevgiler kaldırıldı Santorinideki yanardağ eteklerine
Lavlarla birleşip koca bir ateş olacak yakacak ne varsa
Ve cennet meyveleri cehennem meyveleriyle aşılanacak zamanlar sonunda
Yeni bir tat yeni bir sevda yeni bir türkü çıkacak herkez adına
Aşıkla maşuk resmedilecek tuvallere
Zira ancak tuvalde yakalar tüm rengi şenlikleriyle
Masallar tarihle sevişecek kirlenmeden
Verecek tüm tarihini Akrapol ayrıntısıyla
Ve bileceğiz Afroditin güzelliğinin sadece mitlerinden geldiğini
Umacak herkez o saatten sonra 
Afrodit kadar mit dolu, Artemis kadar güç dolu olmayı
Ağaçlarla taşları çiftleştireceğiz nice tarihlere gebe kalmalarını beklemek için 
Bense bu masada bekleyeceğim bugünlerime ve tüm tarihime gebe...


27 Ocak 2016 Çarşamba

İtalya Seyahatimden... FLORANSA...


İtalyanın kuzeyine doğru yol alırken Toskana bölgesinde yer alan Floransa, aynı zamanda bu bölgenin başkentidir. Floransa, romantizmim, sanatın ve en önemlisi de rönesansın başladığı topraklardır. Dünyanın en önemli isimlerinden Leonardo Davinchi ve Michelengeo'nun yaşadığı topraklar olan Floransa kalabalık meydanları, buram buram sanat kokan müzeleri, her köşe başında dinleme fırsatı yakaladığınız çeşitli müzikleri ve şehir boyunca uzanan Arno nehriyle tam bir rüya kent. Bu şehre girdiğimde ilk düşündüğüm "dünyanın başka hiçbir yerinde bir tane daha böyle bir şehir yoktur heralde" olmuştu. 

Pinokyo efsanesinin doğduğu masalsı şehir Floransa, yine pinokyo rüyasıyla merhaba diyor usulca. "Yalandan uzak, ben gerçeğim" selamlaması bu aslında. Floransa sokaklarını adımlarken vardığım Ponte Vecchio'da Davinchinin uçuş gözlemleri için özgür bıraktığı kuşları görebiliyorsunuz. Ortaçağ ve Rönesans arasında yazılmış olan ilahi komedyayı dillendirirken Dante, ufizzinin dar sokaklarından geçmiş, hissediyorsunuz. Fısıldıyor Dante " şimdiye dek onunla ilgili söylediklerim yanyana getirilseydi tek bir övgüde, yetmezdi güzelliğini belirtmeye. Yalnızca bizim algımızı açmıyordu gördüğüm güzellik, sanırım onu yalnızca yaratıcısı anlıyordu." dizelerini sanki duyuyor ve hissediyorsunuz. Piazza del michelengeo tepesinden Floransayı izlerken ünü dünyaya salınmış Davut heykeline hayat veren Michelengeo' ya  tamda bu manzaranın ilham vermiş olduğunu anlarsınız. Masal tadında bir rönesans manzarası vardır tam karşınızda. Yaşanmışlıkları ve sanatı hissettirecek kadar büyülü bir şehir Floransa. Şehir öyle iyi korunmuşki yürüdüğüm yollardan biraz önce şair Tasso geçmiş piazza del repablica' da Dante ile buluşacak fikrine kapılıyorum. Tasso mısraları seriliyor sanki adım adım yollara...


Floransa sokakları ve kaldırımları tektek elle işlenmiş. Kaldırımlarında bile sanat var Floransa'nın...Yollar bizi signora meydanına çıkarıyor adım adım. Burası tam bir açık hava müzesi. Yıl 1520 ve Machivellinin Floransa tarihiyle ilgili yazdıklarını görüyorsunuz çevrenizde.

Rönesans ile ilişkilendirdiğimiz değişimler ilk olarak Floransa şehrinde ortaya çıktı. Burada diğer yerlerden daha yaygın yaşandı. Rönesans Avrupanın büyük bir bölümünde yaşanan bir yeniden doğuştu. Ortaçağ boyunca Avrupa ülkelerinde bilim, sanat ve mimari kilisenin egemenliği altında kalmıştı. Resim, heykel, müzik, edebiyat ve mimari Tanrı'yı yüceltmek amacı ile yapılıyordu.Yeniden doğmak anlamına gelen Rönesans ile birlikte, hayatın sonuna kadar yaşanması gerektiği dünyadaki; bilgi, güzellik ve zevklerden faydalanmanın çok önemli olduğu düşüncesiyle sanat ve bilim bu yönde ilerlemiştir.Şehrin ekonomisi, yazarları, ressamları, mimarları ve düşünürleri Floransayı rönesans kültürünün bir modeli haline getirdiler. 

Zamanın Floransasında, Leonardo Da Vinci uçuş deneyleri yapmaktadır. Sıcak havanın soğuk havadan daha hafif olduğunu keşfetmiştir. Doğduğu Vinci köyünde hasat sonrası yakılan otlardan çıkan dumanları uzun uzun seyreder. Nereye, hangi diyarlara gittiğini hep merak etmiştir. Bu dumanları büyükçe bir torbaya hapsetsem acaba beni de götürür mü diye geçirirdi içinden. 20'li yaşlarında yaşadığı Floransada birçok fikrini hayata geçirme fırsatı yakalayan Leonardo uçan bolan fikrini müthiş kalemi sayesinde resmetti. Medici ailesinden Lorenzo di Mediciye hazırladığı taslağı sundu ve ilgi çekici karşılandı. Ancak Leonardonun korktuğu birşey vardı. Balonun kontrolünden çıkmasından ve rüzgara kapılıp dünyanın sonunda aşağı düşmesinden endişe ediyordu. Bu endişe Lorenzoyu kahkahaya boğdu. Ortada gülünecek birşey olmadığını söyleyen Leonardo, Lorenzonun tepkisini anlamaya çalıştı. Kahkahalara boğulan Lorenzo sakinleşti ve Leonardoya, dünyanın sonundan düşmeyeceğini çünkü dünyanın sonu olmadığını, dünyanın yuvarlak bir top gibi olduğunu söyledi. Rencide olan Leonardo büyük bir kızgınlığa kapılarak çizimlerini topladı. Sana bunu kanıtlayacağım diyerek meydan okudu ve odayı terk etti. Ertesi gün Lorenzo Leonardoya haber yolladı. "10 gün sonra dünyanın düz olduğuna dair bulabildiğin kadar kanıt bul Piazza del Repablica da buluşalım" dedi. 10 gün sonra Leonardo çeşitli aletler ve eski yazmalarla meydana bir at arabası yardımıyla geldi. Lorenzo elleri boş olarak meydanda almıştır yerini. Bu düellonun haberini alan sanatçılar, edebiyatçılar, din adamları, dış temsilciler, roma elçileri ve fikir adamları yerlerini çoktan almışlardı. Dante elinde kağıt kalemiyle olanları şiirsel uslubuyla tarihe geçmeye hazır beklerken, Tasso satırlarına başlamıştı çoktan şiirlerinin ve Makyevelli iki eli başında söylenenleri kafasında yorumlamaya hazır halde bekliyordu. Micelengelo ile Rafeallo, Donetello'da dahil tuvalleri önünde bu önemli tartışmayı resmetmek için bekliyorlardı. Boticelli tam onların yanındaydı Boccecio ile beraber. Kimbilir onlar nasıl resmedecekti bu önemli fikri düelloyu. Ve Goethe en önde yerini almıştı. italya yolculuğu esnasında Floransada, bu ana tanıklık edeceği için müthiş şanslı hissediyordu kendisini.Leonardo elindeki aletlerle bir takım ölçümler yapıp bağırarak sonuçları söyledi. İzleyenlerden beklediği ilgiyi göremedi. Ardından büyük denizcilerin seyir defterlerinden bazı alıntılar yaptı. Ancak bunların hiçbirinde açıkça dünyanın sonunu ifade eden açıklamalar yoktur. Leonardo dini yazıtlar ile bağlantı kurmaya karar verdi. Romadan gelen bir din adamından aldığı "tanrı ve yeryüzü" isimli kitapta apaçık dünyanın düz olduğu anlatılıyordu. Dünya, tahtirevallide kalmış gibi bir dağın üzerinde çizilmişti kitapta. İşte bu kanıt Davinchinin en büyük kozu oldu. Kalabalık etkilendi ve koca alkışlar, bağırışlar koptu. Büyük bir galibiyet edasıyla yerine geçen Leonardo kafasını kaldırıp Lorenzoya baktığında bir gülümsemeyle Leonardoyu alkışladığını gördü. Ardından ağır adımlarla Lorenzo çıktı meydana. Kalabalığa seslenen Lorenzo şunları söyler. " Ben Lorenzo di Medici buraya dünyanın yuvarlak yada düz olduğunu kanıtlamak için toplandık. Sevgili Leonardo Davinchi kanıtları karşısında elimde tek bir kanıt var. Müsadenizle kendisini takdim ediyorum....Galileo Galile...



Tabiki Galileo ve Leonardo hiçbir zaman bir araya gelmedi. Leonardonun ektiği ıhlamur fidanları çoktan Galileo'nun Floransaya davet edildiği sırada bindiği geminin güverte parçası olmuştu bile. Leonardo kilise ve dini öğretilere nerdeyse bulunduğu noktadan Afrika kıtası uzaklığındaydı. Goethe italyaya yolcuğa çıktığında rönesans dönemi kendisini başka bir çağa bırakmış, Dante ise rönesanstan habersiz erken dönemde üretmiştir eserlerini. Bu anlatı yalnızca benim zihnimdeki buluşmadan ibaret. Bu kurgulanmış hikaye ve gerçekten yaşanmış onlarca hikayede Floransanın barındırdıklarının değeri var aslında. Rönesans ancak bu çeşitli fikirlere sahip, özgürce tartışma ortamları ile bilim ve ilme yakınlığı olan sanatla yoğurulmuş bu topraklardan doğabilirdi..



Gerçeğe dönersek, 15. Yy floransası heyecan verici bir yerdi. 1425' de Floransa kendini yöneten bağımsız bir şehir devletiydi. Güçlü ekonomisi ve şehrin refahına adanmış politik felsefesi sayesinde Floransa kısa sürede gelişti. Floransanın en güçlü ve nüfüslu ailelerinden Medici soyundan, Cosimo de Medici antik yazarların eserlerini inceledi ve klasik yazarların el yazmasını topladı. Hümanist tartışmalardan zevk alan Cosimo de Medici, Platon Akedemisini kurdu. Mediciler Floransa için önemli gelişmeler sağladılar. Sanata ve bilime oldukça fazla önem verdiler. Platonun eserlerini tercüme ettiler. Perspektifin öncüsü sayılan Brunelleshi yada ortaçağ ressamlarının önemsemediği ışığı kullanan Francesco'ya da mediciler destek oldular. İlk kez hristiyan söylemleri dışında resim yapan Boticelli'yi de yine mediciler destekledi. Soylular ve aydınlar tarafından aşağılanan Dante'nin eserlerine övgüler düzdüler. Batı edebiyatının en önemli kaynaklarından Homerosun eserlerini yazılı hale getirdiler. Michelengeo' dan Davinci'ye kadar sanat tarihinin dahileri medicilerin koruması altına girdiler. Bu sanatçıların tümü medicilerin saraylarında yaşayıp, atölyelerinde ürettiler. Dünya yuvarlak dediği için kilise tarafından afaroz edilen Galileoyu mediciler saraya davet etmişlerdir. Medici diyince aklımıza sadece görsel sanat değil, bilim, doğa, fikir ve edebiyatta gelmelidir. Aynı zamanda finans alanındada tarihte oldukça ciddi yere sahipler. Mediciler için günümüzdeki modern bankacılığın yaratıcısı diyebiliriz. Şehir devletlerine -vatikan dahil- ve aristokrat ailelere verdikleri faiz karşılığı paralar medicileri güçlü yapan önemli sebeplerdendir. İtalya şehir devletleri başta olmak üzere, hollandanın ileri gelen aristokrat ailelerine hatta ingilterede dahil birçok ülkeye faiz karşılığı para kullanımı sağlamışlardır. Bu durum Floransayı dahada güçlü kılmıştır. Özellikle vatikanın mediciye olan parasal bağlılığı kilise dışında sanat üretmeye imkan vermiştir.


Pinokyo, yalan karşısında aciz kalışla hem olağanüstü bir mit, hemde ham ahşapıyla  oldukça basit bir hikaye. Sanatını konuşturan pinokyo yaratıcısı Carlo Collodi' ye hiç girmiyorum bile.. Tüm bu çeşitliliğin içerisinde bu eşsiz şehrin sokaklarında gezerken ruhunuzu özgürce bırakmak başka hislerle dolmaya yetiyor. Ve yaratıcılığınıza dokunuyor. Hakkında sadece bir yazı yazarken bile...










15 Ocak 2016 Cuma

Kar tanelerinin ateşi çıkmış
Bulutların serpilmesine engel olan karıncalar var ötede
Evet minikler ama masumlarmı sence?
Sessiz sedasız bir çığlık geldi ardından dinledim
Oysa kaplumbağalar kanatlanalı çok olmuştu
Göç etmişler kuzey memleketlerine
Onlar göç edelimi bilmiyorum
Ama ağaçlar köklerinden vazgeçmiş
Düşmüşler yollara başka topraklarla birleşmeye
Ağlayalım dedim hep beraber
Tutam tutam tarçın istediler sütlü şeylere meraklı olanlar
Biraz ötedeydi oysa ada çayları, taze kekikler
Bu çeşitti kafaları karıştıran
Ve kaos muydu yada düzen mi tüm bunlar...

 ELİF ALKAN

13 Ocak 2016 Çarşamba

Peynir ve Kurtlar

Tarih okumalarını genelde makrodan giderek yaparız. Sanatçılar, yazarlar yada önde gelenlerin yaşam süreçleriyle öğreniriz tarihi. Oysa tarih, mikrodan makroya okunurken daha kapsamlı karşılık verir bize. Aslında adı unutulup gitmiş yığınlardır tarihte kimlerin ve nelerin varolduğuna dair daha kapsamlı bakmamızı sağlayan. Ginzburg tamda bunu yapmış. Mikrodan makroya okumuş ve değerlendirmiş dönemi peynir ve kurtlar kitabında. Bu şekilde okumanın çok yönlülüğü önemli bir boyut çünkü değerlendirirken her yönüyle bakabilme imkanı sağlıyor döneme. Din, siyaset, sanat, yaşayış yada bunların birbiriyle ilişkisini kurarak çok yönlü bir değerlendirme yapılabiliyor.

Tarihi roman tadındaki kitabı okurken baştada dediğim gibi Menocchio'nun yaşadıkları üzerinden bir dönem değerlendirmesi yapılabilmektedir. Ginzburg, Menocchio'nun öyküsünde, matbanın icadı ve reform hareketlerinin mümkün kıldığı kültürel etkileşimi irdeleyerek bizimde bunu değerlendirmemizi sağlamış. Matbaa, Menocchio'nun içinde büyüdüğü sözlü geleneği elindeki birkaç kitapla karşılaştırmış ve kendi düşüncelerinin bir araya getirdiği kelimelerlede yazılanları değerlendirme imkanı sağlamıştır. Reforma gelince, duygu ve düşüncelerini istediği gibi papaya olmasa bile yaşadığı kasabadaki köy halkına, köy papazına ve engizisyonculara ifade etme cesareti vermiştir.

Ginzburg; İtalyanın Montreal şehrinde küçük bir kasabada değirmencilik yapan Menocchio'nun öyküsüyle çıkıyor karşımıza kitapta. Batının karanlık yüzü diye adlandırılan, aslında insanlık tarihinin karanlık yüzü, 16. Yy engizisyon mahkemelerinde yaşanan hikayelerden sadece biri aslında değirmencinin hikayesi. Katolik kilisesinin kendisiyle uyuşmayan fikirleri, toplumlara örnek olması adına işkenceyle yok ettiği dönemler. Ginzburg, dört büyük engizisyondan biri olan Roma Engizisyonun yarattığı dehşeti incelerken açılan engizisyon raporlarında rastlamış Menocchio'nun hikayesine. 

Montereal'li değirmenci Menocchio, 16. Yy. Batı Avrupasında yaşayan sıradan bir insan. Aynı zamanda Reformun sağladığı düşünce ve sorgulama sürecine giren değirmenci bu düşüncelerinden dolayı halk tarafından tecrit edilecek, engizisyon tarafından sorgulanacak ve sonuç olarakta papanın onayıyla idam edilecek kadarda sıra dışı bir insan. Yaşamı boyunca İtalyanın Montereal isimli küçük kasabasından pekte dışarı çıkmamış olan değirmencinin aslında o dönemde aynı sona maruz kalmış binlercesi gibi katolik kilisesinin resmi öğretisine taban tabana zıt görüşler öne sürüyor ve sonuç olarakta idam ediliyor. İyi bir eğitimi bırakın, eğitim bile görmemiş olan değirmencinin toplasan 11 tane kitabı vardı ki ; bunlar oradan buradan topladığı kitaplardı. Sadece bir tanesini Venedik’ten almıştı geri kalan kitapların hepsi ödünçtü. Menocchio’nun bilgi kaynakları hakkında Engizisyon Mahkemesi’nin tutanakları bu kitaplardan birinin 1547 basımı Kuran-ı Kerim olduğunu söylüyor. Menocchio sadece bu 11 kitaptan ve çevresinde olan biteni sorgulayarak vicdanından süzülenlerle Engizisyonu korkuttu. Yoksul ve kıt akıllı olarak adlandırılan, doğru dürüst bir eğitimi ve kütüphanesi bile olmayan biri nasıl oluyordu da Papanın ve Kilisenin, Tanrıdan aldığı gücü sorgulayabiliyordu? İsanın zavallı meryemle yusufun aşkının meyvesi olduğunu yada günah çıkarmak için papaya değil tanrıya yalvarmak gerektiğini söyleme cüretkarlığına nasıl kapılabilirdi? Menocchio bunlar gibi kilisenin asla istemeyeceği aklını kullanmaya başlamış ve bu durum Romaya kadar gitmişti. Azizlere küfretmenin günah olmadığı, gördüğümüz herşeyin tanrı olduğunu hatta bizim bile tanrı olduğumuzu söyleyen değirmenci için Roma özellikle ilgilenmeye karar vermiştir.

Menocchio'nun evrenle ilgili düşüncelerini alıntı yapmak istiyorum. Kitabada ismini veren peynir ve kurtlar benzetmesi üzerine kuruyor evren algısını değirmenci. "Başlangıçta dünya hiçbir şey değildi, sonra denizin suyuyla dövülüp çırpılıp köpük oldu, sonra kesilip peynire döndü, daha sonra bundan sayısız kurtlar doğdu, bu kurtlar insan oldular , Tanrı da bu kütleden oluştu sonra insanlar ona, en güçlü ve en akıllıya kulluk ettiler”
"Yüce Tanrı Kutsal Ruh'u herkese vermiştir, Hıristiyanlara da, sapkınlara da, Türkler'e de, Yahudiler'e de; onun gözünde hepsi değerlidir, hepsinin ruhu da aynı şekilde kurtulur"... "Siz papazlar ve keşişler, siz de Tanrı'dan daha fazla şey bilmek istiyorsunuz, şeytan gibisiniz, yeryüzünde Tanrı olmaya kalkıyorsunuz. (...) Aslında bir insan ne kadar çok bildiğini sanırsa o kadar az biliyor demektir."... "Kilise'nin kanununun ve emirlerinin hepsinin aslında ticaret olduğuna inanıyorum; hayatlarını bununla kazanıyorlar."... "Bence doğduğumuz anda vaftiz edilmişiz demektir, çünkü her şeyi kutsayan Tanrı bizi de vaftiz etmiştir; ama öbür vaftiz bir uydurmadır, papazlar insan ruhlarını daha doğmadan sömürmeye başlarlar, öldükten sonra da sömürmeye devam ederler."... "(Evliliği) Tanrı koymadı, insanlar koydu. Eskiden bir erkekle bir kadın birbirlerine söz veriyorlardı bu da yetiyordu; sonra bu insan icadı ortaya çıktı." "Ha papaza ya da keşişe gidip günah çıkartmışsınız ha bir ağaca, hiç farketmez" Menocchio'nun kitapta geçen ve hep ifade ettiği düşüncelerinden bazıları sadece. Tüm bu fikirler, günler süren duruşmalar sonucunda mahkeme, aslında başındanda sonu belli olan ölüm cezasını Roma kesin emri ile yürürlüğe koyar.

Menocchio kazığa oturtularak öldürüldü fakat onun öldürülmesiyle düşünce, sorgulama bitmedi. Menocchio'nun idamından kısa bir süre sonra, Menocchio'nun kasabasından engizisyona bir ihbar daha gelmişti: "Bu kentte... Marcato ya da belki Marco adında biri var, beden öldüğünde ruhun da öldüğüne inanıyor..." 

Fikir ve sorgulamanın önüne geçilememiş tarihte nereye kime bakarsak bakalım. Özgür düşünce doğruyu bulmaya yarar. Onu; engizisyonda, kişilerin kontrolünde, doğruyu tekelleştirenlerde, kurallarda, aslında emirlerle önünü kesmeye çalışmak yeni bir batı doğurur doğruları ve yanlışlarıyla. Tüm bu sancılı süreç batıyı yeniden doğurdu ve bugünki batıyı bu karanlık tarihi göz önünde bulundurularak değerlendirmemiz gerekir.

"İlginç olan herşey karanlıkta geçer, Hiç bilinmez insanların gerçek hikayesi" diyen romancı Celine mısralarıyla başlamış Ginzburg kitabına, bende bu mısralarla bitirmek istedim... Zira bu mısralar aslında hep son söz gibi gelmiştir bana! 

27 Aralık 2015 Pazar

İtalyadan...




Sayfalarda kaybolup tozlu ve bir o kadarda kirlı
Sütunların üzerinden uzanırken bulutlara
Taş duvarların arasından geçen at arabalarının arkasına tutunup
Dantel eldivenlerini çıkarıp fırlatan bir kadının coşkusunu görerek yürüyorum
Birbirlerine süslü cümleler kuran flarlı beyler
Ardı ardına şiirler dizeleyen bilge adamların sohbetleri var bir köşede
Acının ardına kurulu insanları ve hayatları görebiliyorum çıplaklar
Kaosun peşi sıra koşup gelen yeniler
Evlerin dev panjurlarının arkasına saklanıp dar pervazlardan taşmayı bekleyen tarih
Şimdi yol batıdan nereye gider
Artık hangi tarafa saparki bu sokakların sonu hangi meydana çıkar....

Elif Alkan

26 Aralık 2015 Cumartesi

İtalya Seyahatimden....ROMA...

" Ma anche Roma Roma le persone possono prepararsi. "
" İnsan ancak Romada kendisini Romaya hazırlıyor. "
                                                                          Johann Wolfgang von Goethe
                                                                           İtalyan Seyahatinden....

"İtalya, iklimi nedeniyle çekicidir, doğası kuzeydeki gibi baskı altında ve sınırlarla dolu değildir özgürdür. Rönesansın resim ve heykel hazinelerini ve romanın mimari mirasını barındırır." der.

İtalya.... Ve ilk çektiğim hava Roma’nın kokusunu buyur ediyorum derinlerime ve italya aşkı işliyor içime devamlı anımsamak üzere. Roma denilince akla ne geliyorsa hepsinin kokusu var içinde ve daha sonra benim içimde. Derin derin nefes almanın ne demek olduğunu anlıyorum sokağa ilk çıktığım o an , her çatı , her sokak , her meydan  başka bir hikayenin kahramanı. Öylece beni bekliyor gibi , bir an önce gel anlatacak çok şey var diyor sanki. Her yer bir film dekoru gibi gerçek olamayacak kadar güzel. Gerçekliğini 1700 lü yılların o gösterişli binalarından çıkan modern bir kadına rastayınca anlıyorum. Yada bir çocuğun sırtında çantasıyla o dev kapılardan içeri, yaşadığı eve girdiğini görünce...

Her sokak ayrı bir sürpriz gibi Romada... Romantik bir köprüde yürüyüp, daracık sokaklarında gezerken aniden dev bir tarihi eser göz kırpıyor bir adım ötede. Bir kilise, çeşme yada meydan. Roma meydan dolu bir şehir bu arada. Meydan demek; heykel, resim, çeşme, kısacası sanat demek aslında. Avrupanın modern havası güney italyanın sıcaklığı harmanlanmış Romada ve bambaşka bir ambiyans oluşturmuş. Bir çeşmenin başında aynı anda dans eden, fotoğraf çeken, müzik yapan yada kitap okuyanlara rastlıyorsunuz. Herkez kendi havasındadır ve kimse birbiriyle ilgilenmez.



Bir kahve alıp ispanyol merdivenlerinde Roma sokaklarını planlarken karşımdaki manzarayı tebessümle izledim. İspanyol merdivenlerinde otururken tüm roma gezisi boyunca karşılaşacağınız sanatla beslenmeye başlarsınız merdivenlerin tam karşısındaki Bernini ve Lorenzo tarafından inşa edilen Barcaccia Çeşmesini izlerken ve ardından yola çıkıp Antik Romanın tüm tanrılarına adanmış pantehonda kubbesinin büyüklüğü ile ünlenmiş bu dev tapınağa düşer yolumuz. 7.yy dan kalan en eski kubbeli bina. Pantheonun mimarisi bir yana ben en çok önünde bulunan meydandaki müzik dinletilerinden keyif aldım. Mutlaka sırasıyla gerçekleşen ve hiç bitmeyen canlı performansları dinliyorsunuz. Orda oturup kahvemi yudumlarken dinlediğim opera dahil farklı performanslardan çok keyif aldım gerçekten. Burdan bizde dahil birçok yabancının buluşma mekanı olan romanın en canlı meydanına Piazza Navonaya geçiyoruz. Antik Romada atletizm başta olmak üzere birçok yarışmanın yapıldığı meydan şuan sokak sanatçılarının yarışlarının gerçekleştiği yer gibi adeta. Tatlı hayat filmiyle aşk adını sembolleştirmiş olan Aşk Çeşmesi orjinal adıyla Fontana di Trevi tam karşılığı üç yol kavşağına yapıldığından üçyol çeşmesi klasik ve barok karışımı olarak yapılmış. Çeşmenin etrafında arkasını dönüp para atan aşıkları izlemek kendi başına keyifli bir aktiviteydi benim için. Ardından Via del Corse caddesi Piazza Venezia ile Piazza del Popoloyu birbirine bağlayan Romanın en ünlü tarihi caddesi. Cadde barok tarzına kadar yapılmış saray ve kiliselerle dolu. Bu cadde romanın ünlü romancılar, sanatçılar ve önemli kişilere ev sahipliği yapmış. Burdan yol bizi Kolezyuma götürür. Romanın merkezindeki sembolik dev yapıt. Goethe Kolezyumu ilk gördüğünde şu yorumu yapmış " insan buna bakınca geri kalan herşey küçük görünüyor. Öyle büyük ki insan hafızasında tutamıyor onu hatırladığında daha küçük hatırlıyor ve yeniden gördüğünde insan, yeniden ne kadar büyük olduğunu görüyor." Gerçekten şehrin ortasında duran kocaman birşey. Kolezyum şehrin ortasında öylece dururken sadece mimari yapısı değil bence tarihin kafamızda yarattığı algı destekliyor gözümüzle gördüğümüz büyüklüğü, Antik Romayı ve Gladyatörleri anımsatıyor. Büyük Roma İmparatorluğunu ve Kolezyum göründüğündende daha büyüyor sanki. 




Daha görülesi öyle şey varki romada; Vatikan öncesi papaya ev sahipliği yapan Castel Sant Angelo, italyanın ilk kralı II. Vittorio Emanueli onurlandırmak için yapılan dev abide ki muhteşem heykellerle donatılmış. Romanın kendisi bir abide gibi, görülecek çok yere sahip... Vatikan da buralardan biri.


Vatikan roma içerisinde aslında nüfüsü 1000 i bulmayan ama varlığıyla dünyada ciddi nüfus sahibi olan hristiyanlığın katolik mezhebinin yönetim merkezi olan dünyanın en küçük ülkesi. Yönetim papaya aitdir. Papa hem devlet lideri hemde ruhani liderdir. Ülke yüksek duvarlarla çevrili, kamera ve görevlilerle koruma halinde. Roma Vatikanın varlığıyla aynı zamanda kutsal bir şehirdir de. Bir zamanlar ressamların tuvallerine yansıyan dini temaları yadsımıyorum, etkilenmemek mümkün değil. Vatikanın varlığı, rönesans öncesi kilisenin toplumsal etkisini, sanatçıların yansıtması gereken ciddi gerçekler. Bu arada Vatikan ekonomisini bağışlarla sürdürüyor olmasına rağmen medya kuruluşlarıyla doldurmuş ülkesini. 200 den fazla gazete ve dergi, 154 radyo yayını , 49 kanal ve kablolu yayını olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırdım. Basının nasıl bir manipülasyon aracı olduğuna bir kez daha farkettim.

Avrupanın sanatı başlatan dönemi rönesans günümüzde klasik avrupa sanatını başlatanda dönem aslında ve italyada doğan rönesans; sanatta, düşüncede, dinde aslında bir algıda varolmuş. İşte tüm bunların arasında italyanın başkenti tarih kokulu açık hava müzesi Roma'da, sanatı hissedersiniz ve Roma siz gezerken farkında olmadan ruhunuzu sessizce etkiler.

Goethe Roma için "sanırım Roma bütün dünya için yüksek bir okul ve bende aydınlandım ve sınandım" diyor. Ve Goethe'nin italya seyahati " yeniden doğuş", romantizmden klasizme geçiş dönemi olmuştur. Goethe italyaya yaptığı seyahatini ve italya aşkını "italya seyahati" diye çıkan kitapta günlük oluşturduğu yazılarında net ifadelerle açıklıyor. Goethe italyayı kendisini beslemek için bir kaynak olarak değerlendiriyor. Hemen hemen italyanın birçok yerini gezmiş olan Goethe Roma'ya kavuşmak için nasıl sabırsızlandığını anlatıyor yazılarında ve Roma'yı dünyanın başkenti olarak adlandırıyor. Diyorki "insan ancak Romada kendini Romaya hazırlayabiliyor."  
Goethe'nin italya merakı babasından geliyor aslında. Babası italyayı gezmiş, italyanca öğrenmiş ve kaydını tutmuş. Çocuklarınada sürekli seyahatiyle ilgili anılarını anlatırmış ve italyaya birgün mutlaka gitmelerini söylermiş, bir takım önerilerde bulunurmuş. Goethe italyaya sanatı neyin oluşturduğunu anlamak için gider. Zira Antik Yunan'dan etkilenen ve Yunan sanatını taşıyan Romayı görmek ve anlamak aynı zamanda Antik Yunanıda anlamak demektir bir bakıma. 18. yy da italya, Antik Yunanın mahzeni kabul edilir. İşte bu ve belkide bilmediğimiz daha başka sebeplerle de 1786 yılında bir gece kimseye haber vermeden gizlice warnier deki evinden çıkan ve çocukluğundan beri hayalini kurduğu italyaya gitmek için yola koyulur Goethe. Genç yaşta elde ettiği şöhretten ve devlet görevlerinden yorgun düşen Goethe, bu kaçışın körelen yaratıcılığına çare olacağını umut eder. Tanınmamak için adını değiştirir ve en yakınlarına bile nerde olduğunu haber vermez. Birkaç ay süreceğini düşündüğü bu seyahat neredeyse 2 yıl sürer. Biraz gezi yazısı biraz otobiyografik izler taşıyan Goethe'nin italyan seyhati kitabı aslında yazarın gösterişli bir hayattan sade bir varoluşa uzanan kişisel dönüşümüdür. Ve italya Goethe'ye gerçektende bir soluk olmuş, yaratıcılığını körüklemiş, yeniden varoluşun adımlarını atmıştır. Çok şey öğrendiğini söyler Goethe italya seyahati için gerçekten italya yaratıcılık katar ruha ve soluk... Goethe ilk resim deneyimini Roma'da gerçekleştirir. Çok çalışır, ustalarından dersler alır. 850 civarında çizimle resim sanatına örnekler kazandırmıştır. Buna rağmen resimde yeterince yetenekli olmadığını sadece sanat meraklısı olduğuna karar verir ve ifade eder. Kitapta italyadaki genel olarak mimari, resim ve heykeller hakkında önemli bilgiler verir.

Goethe insanlarından bahseder, sıcaklığından ve rahatlığından. " ne isterse yapsın insanı rahat bırakıyorlar." diyor. İtalyanlar evet sıcak insanlar güneyden kuzeye doğru çıktıkça akdeniz sıcaklığından avrupa soğukluğuna doğru bir geçiş gözlemliyorsunuz fakat kültürel olarak sıcaklar. İtalyada akşam restaurantlar genelde doludur hemde böyle kocaman masalar oluştururlar birkaç masa birleştirerek. Akşam yemeğine kalabalık gelen italyanlar tüm gece masada otururlar sohbetleri hiç bitmez. Keyiflilerdir ve rahat. Derki Goethe   " italya mekanik ve teknik herşeyde bütün ülkelerin çok çok gerisinde daha rahat ve daha ferah hayat tarzı da bunlara dayanıyor. Tabiatın saatiyle içiçe yaşıyorlar."

İtalya seyahati varsa planınızda gitmeden önce Goethe'nin italyan seyahati kitabını okuyun derim ve Roma'ya gidecekseniz eğer hazırlığınızı Roma'ya bırakın o sizi hazırlar siz Roma'yı yaşamaya bakın....





9 Aralık 2015 Çarşamba

Sapkın Manüpülatör Narsist...


Varlığını hissettiğin eşya, nesne yada birşeyin olmadığını ; varolduğunu zannettiğin nesnenin etkisinin varoluşunda değil aslında hiç varolmamış olduğundaki reaksiyonu düşünün.. O şey aslında hiç ama hiç olmamışdır.. Var olmadığı gibi yok etmiş kendisini var edene dek ve öyleki sınırı, sonu olmadığından varoluşuda yokedişide bitmez... Böylesine korkunç ama böylesine hayattan bir hastalık tanıdım son günlerde sapkın manüpülatör narsist...
Bu bildiğimiz narsizm, hemen herkezde bulunan kendini begenme ihtiyacı değil tabi...  Kastedilen yazarın kendi tabiri ile; herşeyi birlikte olduğu kişi için yapıyormuş gibi  bir hava yaratıp oysa gerçek amacı onu yok etmek olan kişi... Asıl kendisi korkunç derecede hasta olup kendisiyle beraber Karşısındakini de yavaş yavaş hasta eden kişi.
Çok fazla psikoloji kitapları okumam aslında -neden yapmazmışım anlayamdım içine girince- bir insanı var eden dünyaya getirenle başlıyor ve ilerleyen her zamanda geçmişimizin örgüsünü karakterleştiriyoruz birbir "çocukluğunuza inelim" söyleyişi az değil fena bir reelmiş aslında.Toplum dediğimiz olgu insanı etkileyen gerçek ilişkiler bütünüyse eğer o halde bizi ilişkimizi etkileyen karakterleri tanıma çabası önemli diye düşünüyorum.Keza narsist bir insanın tepkileri yada manüpülatör karşısında nasıl bir savunma gerçekleştirilebilir bilim bunu tesbit ettiyse faydalanmak gerekir.
Fransız psikanalist bagımlılık uzmanı yazar pascal coudert ile psikolojik yardım derneği başkanı pascale morellinin klinik vakalarla toparladığı "ikili ilişkilerde duygusal manipülasyon" kitabı bu alanda en iyi kitaplardan kitabı okuyunca nerdeyse olayı çözmüş oluyorsunuz.Çevirisinde de gayet başarılı olan kitapı okurken hiç zorlanmıyorsunuz.Ama dahada önemlisi her paragrafta ne yazıkki çevremizde ne kadarda bu sapkın kişilik bozukluğundan kişilerle ilişki kurmuş olabilme ihtimali kitaba dahada çok bağlıyor.Yazarlar aslında sağlıklı birer insan gibi görünen,iyi kamufle olan, çevrelerini dolayısıyla toplumu çürüten narsistik sapkın kişiliği deşifre etmeye çabalamışlar.Toplum bu kişileri tanımalı ve korunmalı diye düşünmüş gibiler.Çünkü ilk andan itibaren karşısındakini cezbeden narsist sapkın kişi karşısındakini mutlaka yıkıma götürür.
Narsist sapkın kişi sistemli manüpülasyonlarla karşısındakini kendine değerini yitirtir zamanla yaşamak için kişi narsist sapkının ilgisine bağımlı hale gelir.
Narsist sapkın yalan söyler ve yalanı ortaya çıkarmak her zamna kolay değildir.İhtiyatlı bir içgüdüsellikle yalanı söyler açığa çıktığındada kayda değer bir küstahlıkla reddetme yeteneğine sahiptir. "Çeşitli gerekçe ve hedefler için yalanı kullanır; kendisini olmadığı şey olduğuna inandırmak için, kendini yüceltmek için, şişinmek için, aynı zamanda aile içinde dostlar arasında fitne tohumları ekmek yada partnerini uydurma olaylarla suçlayarak kötü göstermek için veya ayrılık esnsında saldırmak ötekini gözden düşürmek ve bütün hataları ona yıkmak için.Kısacası narsist sapkının yalan söylemek için çok sayıda "iyi gerekçeleri" vardır.." Diyor yazarlar...
Narsistik sapkın elini daima digerlerini üzerinde tutar ve bundan beslenir.Beslendiği kişiden alacağını bitirene dek üzerinden çekmez bittiği an ise arkasına dönmeden çeker gider. "Elini öteki üzerinde tutarak kendini korur, kafasını rahatlatarak, hesaplayarak, kendini bırakmaktan kaçınır. Derin ve ısrarlı duygular hissetmek,narsist sapkının gözünde en büyük risktir. Narsist sapkının kalbi dipsiz bir kuyudur, hep doyumsuz biridir.Narsist sapkının arzusu yoktur, ihtiyaçları vardır, dolaysız tatmin arar. Öteki yoktur, ötekinin bütün teşebbüsleri nafile kalabilir. Sapkın narsistin ne ızdırabı vardır nede ızdırabın anısı veya maddesi. Varmış gibi yapar bu nedenle kendisinde eksik olanı çekip alabilmek için bir avın kanını emme yönünde önlenemez bir atılımla hareket eder.Onun duygusu yoktur dolayısıyla acı çekmediğini unutmayalım" der kitapta...
Her insanın ikili ilişkilerinde birini  diğerine hakim olma yada haklı olma çabası içerisinde olduğu doğrudur ve yaygın olandır.Oysa narsist sapkın yine kitap ifadeleriyle " partnerinin kişiliğini keyfince şekillendirmeye kadar vardırır. Partnerinin ifadesini, özsaygısını, geleceğini ve coşkusunu aslında tam tersini yapıyormuş gibi göstrerek elinden alır. Partnerinin yaşamını elinden alır."
Sadece kendisi önemlidir aslında seviyormuş gibi yapar sevmez. İlgiliymiş gibi yapar aslında ilginin ucundan geçmez. Canı acıyormuş gibi yapar asla acımaz. Mış,muşlar narsist sapkın içindir. "Narsist sapkın temel önemdedir,durumları altüst ederek tersine çevirebilir.kendini sadık biri olarak gösterir. Kalıcı hiçbir duygu hissetmemesine rağmen onu sevdiğine inandırır. Sözel olarak bir yönde kendini ifade ederken aksi yönde hareket eder."
Kitapta tüyler ürpertici olan kısım dış dünyadaki narsist sapkının görünüşüydü benim için "ne olursa olsun narsist sapkın dışarıdan bakıldığında tamamen saygın ve iyi diye tasvir edilir. İdeal damat yada gelin, düşlerdeki eş...toplumsal hayata iyi dahil olmuştur ve ilk bakışta kesinlikle "ben merkezci" yada kibirli görünemez.sapkın olarak ise hiç anlaşılamaz.kimi zaman küstah görülebilir, ama her zaman değil.onun toplumsal tutumu kesinlikle normaldir.hatta göz kamaştırıcıdır..."
Gerçektende istediğinde kendini sevdirebilen ve kendisini hiç olmadığı gibi gösterebilen buna uygunda rollere bürüne bir insandan bahsediyoruz.Kesinlikle hiçbir anormal davranışı belli olmaz.onun karakteri ve statüsünü ifade ettiği şey göz kamaştırıcı, zeki ve cazibeli. Bir sapkın narsisti dışardan tanıması zordur diyor kitapta ancak ikili ilişkilerde mümkün olduğunu fakat artık işişten geçmiş olma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olmasıdır çünkü narsist sapkınla ilişkiye geçilmiştir ve artık etkisi içindesinizdir.Kurtulmak bir o kadar zordur. Kitabın başarısı ve gerçekliği her okuyanı içine çekecektir mutlaka. Malum çoğumuz duygusal olarak hastayız ve sapkın manüpülatör narsistin kurbanı olma konumundayız. Kitabı ısrarla tavsiye ederim...